Risale-i Nur Şerhleri

Yirmi İkinci Söz’ün Şerhi

Yirmi İkinci Söz’ün Şerhi Satın Al

İşte bunun gibi, meselâ: Hakàik‑ı îmâniyeden olan hayat‑ı dünyeviyenin gurûbuna ve hayat‑ı uhreviyenin tulûuna, imkân‑ı zâtî cihetinde gelen vehimler, yakîn-i îmânîye zarar vermez. Hem لَاعِبْرَةَ لِلْاِحْتِمَالِ الْغَيْرِ النَّاشِئِ عَنْ دَل۪يلٍyani: “Bir delilden neş'et etmeyen bir ihtimalin, hiç ehemmiyeti yoktur.” olan kaide‑i meşhûre, hem usûlü'd‑din, hem usûlü'l‑fıkhın kaide‑i mukarreresindendir.

Eğer Desen: “Bu derece mü'minlere muzır ve müz'ic olan vesvese, ne hikmete binâen bize belâ olmuş?”

Elcevap: İfrata varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, asl‑ı vesvese teyakkuza sebeptir, taharrîye dâîdir, ciddiyete vesiledir. Lâkaytlığı atar, tehâvünü defeder. Onun için Hakîm‑i Mutlak, şu dâr‑ı imtihanda, şu meydân‑ı müsâbakada, bize bir kamçı‑yı teşvik olarak vesveseyi şeytanın eline vermiş; beşerin başına vuruyor. Şâyet ziyâde incitse, Hakîm‑i Rahîm’e şekvâ etmeli, اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ demeli…

375 Yirmiikinci Söz

İki Makamdır

Birinci Makam

﷽

وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ

وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

Bir zaman iki adam, bir havuzda yıkandılar. Fevkalâde bir tesir altında kendilerinden geçtiler. Gözlerini açtıkları vakit gördüler ki: Acip bir âleme götürülmüşler. Öyle bir âlem ki; kemâl‑i intizamından bir memleket hükmünde, belki bir şehir hükmünde, belki bir saray hükmündedir. Kemâl‑i hayretlerinden etraflarına baktılar, gördüler ki: Bir cihette bakılsa azîm bir âlem görünüyor. Bir cihette bakılsa muntazam bir memleket… Bir cihette bakılsa mükemmel bir şehir… Diğer bir cihette bakılsa, gayet muhteşem bir âlemi içine almış bir saraydır. Şu acâip âlemde gezerek seyran ettiler. Gördüler ki: Bir kısım mahlûklar var, bir tarz ile konuşuyorlar. Fakat bunlar, onların dillerini bilmiyorlar. Yalnız işâretlerinden anlaşılıyor ki, mühim işler görüyorlar ve ehemmiyetli vazifeler yapıyorlar.

O iki adamdan birisi, arkadaşına dedi ki: “Şu acip âlemin elbette bir müdebbiri ve şu muntazam memleketin bir mâliki, şu mükemmel şehrin bir sâhibi, şu musannâ sarayın bir ustası vardır. Biz çalışmalıyız, O’nu tanımalıyız. Çünkü; anlaşılıyor ki, bizi buraya getiren O’dur. O’nu tanımazsak kim bize medet verecek? Dillerini bilmediğimiz ve onlar bizi dinlemedikleri şu âciz mahlûklardan ne bekleyebiliriz? Hem koca bir âlemi bir memleket sûretinde, bir şehir tarzında, bir saray şeklinde yapan ve baştan başa hârika şeylerle dolduran ve müzeyyenâtın envâıyla tezyîn eden ve ibret‑nümâ mûcizâtlarla donatan bir Zât, elbette bizden ve buraya gelenlerden bir istediği vardır. O’nu tanımalıyız. Hem, ne istediğini bilmekliğimiz lâzımdır.”

376 Öteki adam dedi: “İnanmam, böyle bahsettiğin gibi bir zât bulunsun ve bütün bu âlemi tek başıyla idare etsin.”

Arkadaşı cevaben dedi ki: “Bunu tanımazsak, lâkayt kalsak, menfaati hiç yok; zararı olsa pek azîmdir. Eğer tanımasına çalışsak, meşakkati pek hafiftir, menfaati olursa pek azîmdir. Onun için O’na karşı lâkayt kalmak, hiç kâr‑ı akıl değildir.”

O serseri adam dedi: “Ben bütün rahatımı, keyfimi, O’nu düşünmemekte görüyorum. Hem böyle aklıma sığışmayan şeylerle uğraşmayacağım. Bütün bu işler, tesâdüfî ve karmakarışık işlerdir, kendi kendine dönüyor; benim neme lâzım!”

Akıllı arkadaşı ona dedi: “Senin bu temerrüdün beni de, belki çokları da belâya atacaktır. Bir edepsizin yüzünden, bazen olur ki; bir memleket harap olur.”

Yine o serseri dönüp dedi ki: “Ya kat'iyyen bana ispat et ki; bu koca memleketin tek bir Mâliki, tek bir Sâni'i vardır. Yâhut bana ilişme!”

Cevaben arkadaşı dedi: “Mâdem inâdın dîvânelik derecesine çıkmış, o inâdınla bizi ve belki memleketi bir kahre giriftâr edeceksin; ben de sana “On iki Bürhân” ile göstereceğim ki: Bir saray gibi şu âlemin, bir şehir gibi şu memleketin tek bir ustası vardır ve o usta, her şeyi idare eden yalnız O’dur. Hiçbir cihette noksaniyeti yoktur. Bize görünmeyen o usta, bizi ve her şeyi görür ve sözlerini işitir. Bütün işleri mûcize ve hârikadır. Bütün bu gördüğümüz ve dillerini bilmediğimiz şu mahlûklar O’nun memurlarıdır.”